Eş Genel Başkanlarımızın mektubu
Sayın Genel Sekreter,

Uluslararası insanı sistemin küresel boyutta değişen savaş, çatışma ve mağduriyet biçimlerinin ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçlar ışığında uyarlanıp etkinleştirilmesi için bizzat şahsınızın çağrısı ile 23-24 Mayıs 2016 tarihlerinde İstanbul’da toplanacak olan Birinci Dünya İnsanı Yardım Zirvesi ile ilgili hazırlıkları yakından takip ediyoruz. Bu zirve Türkiye’de, demokrasi ve toplumsal barış zemininin otoriter devlet şiddetiyle alaşağı edildiği, ülkenin Kürt bölgesinde çatışma ve insani yıkım boyutlarının gittikçe ağırlaştığı, sınırlarında ise yakın insanlık tarihinin en kitlesel mülteci trajedisine tanıklık ettiğimiz bu dönemde yapılmaktadır.

Yüzün üzerinde ülkenin devlet başkanları ile uluslararası insanı kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve iş çevrelerini “Tek İnsanlık, Ortak Sorumluluk” şiarı ile buluşturacak olan zirvenizin, Türkiye sınırları içinde ve etrafında yaşanmakta olan zincirleme evrensel ve insani hukuk ihlalleri hakkında uluslararası insanı mekanizmaları harekete geçirmeye vesile olmasını ummak isterdik. Ancak, böylesi kritik bir zirveye ev sahipliği yapmanın, Erdoğan rejiminin, ulusal ya da uluslararası hukuk önünde hiç bir hesap verebilirlik gözetmeden işlemekte olduğu hak ihlalleri ve insani suçların üzerini örtmeye vesile olma ihtimalinden ciddi bir endişe duymaktayız. Bu çekincemizle, ülkemizde Erdoğan’ın otoriter idaresi altında yaşanan siyasi ve insani krizin boyutlarını sizlerle paylaşmayı sorumluluğumuz olarak görüyoruz.

Türkiye’nin yakın zamana kadar Orta Doğu ülkelerine model olarak gösterilen AKP Hükümeti, son bir kaç yıldır hem ülke içinde hem de bölgede barışçıl ortak yaşam ve istikrar olanaklarını sabote eden bir kaba güç odağına dönüşmüştür. Sayın Erdoğan’ın başından bu yana Suriye krizini derinleştiren mezhepçi ve müdahaleci dış siyaseti, yıllar içinde Türkiye topraklarını Suriye savaşının uzantısı haline getirdi ve ülkemizdeki çatışmayı da Suriye’ye taşıdı. Erdoğan rejiminin kışkırttığı bu bölgesel çatışma, Kürt meselesini sürdürülebilir barışçıl çözüme kavuşturmak vizyonuyla, hükümet ile Kürt muhalefeti arasında 2013 yılında başlatılan görüşmelerin 2015 yılının Nisan Sayın Erdoğan tarafından ansızın sonlandırılmasıyla birlikte dramatik bir boyut kazandı. 

Son bir yıldır, merkezi iktidar ülke içinde ve dışarıda yükselttiği savaş ve çatışma politikalarına karşı her türlü muhalefeti insafsız bir “ulusal güvenlik” ve “terör” söylemiyle kriminalize ederek bastırmaktadır. Yıllar boyu hükümetin barışçıl çözüm inisiyatifini destekledikten sonra, Kürt bölgesinde yükseltilen savaş politikalarını eleştiren 1128 Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi üyesi hakkında “teröre destek” suçlamasıyla yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri, demokrasi ve barış aktivistlerin maruz kaldığı bu devlet-güvenlikçi cadı avının en çarpıcı örneklerindendir. Erdoğan rejimi, herhangi bir fren-denge sisteminin olmadığı ve siyaset kurumunun, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, medya kuruluşları, üniversiteler ve iş çevrelerini hedef alan “güvenlik operasyonları” ile ikame edildiği bu çok tanıdık otoriteryan güvenlikçi devlet mantığını, Yeni Türkiye olarak tanımlamaktadır.

Bu ortamda, Kürt bölgesinde yükselen çatışma politikalarına en ufak bir haber ya da eleştiri ortaya koyan gazeteci ve aktivistler, Erdoğan rejimi tarafından “terör propagandası” yapmakla suçlanıp keyfi gözaltı ve tutuklamalarla cezalandırılırken, iktidarın Suriye politikasına yönelik eleştiriler, ünlü gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün mahkumiyetiyle sonuçlanan MİT Tırları Davası’nda olduğu gibi, “vatana ihanet” ya da “casusluk” türü ithamlarla kriminalize edilmektedir. 

Türkiye’de silahlı çatışmanın yükselmesiyle derinleşen siyasi totaliterleşme, yalnızca insan hak ve özgürlüklerini hedef almakla kalmadı; ülkenin Güneydoğu bölgesinde Kürt nüfusunu ve Suriyeli mültecileri derdest eden masif bir insanı kriz yarattı.

Son bir yıldır birçok yerel ve uluslararası insan hakları kuruluşu tarafından raporlandığı üzere, merkezi hükümetin Kürt bölgesinde yaklaşık bir yıldır “terörle mücadele” başlığı altında yürüttüğü askeri operasyonlar, Kürt halkı ve toplumsal coğrafyasını topyekûn cezalandırma aracına dönüşmüştür. Türkiye’de merkezi hükümetin Kürt nüfuslu kent ve kasabalarda Temmuz 2015 tarihinden bu yana, gerek Türk anayasal ve idari hukuku, gerekse Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları ve çatışma hukuku sözleşmeleri hilafına ilan ettiği uzun süreli sokağa çıkma yasağı ve ablukalar bölgenin neredeyse tamamını bir açık çatışma alanına çevirmiştir. 

Şu ana kadar Kürt bölgesindeki yaklaşık 1 milyon 700 bin kişinin yaşadığı, ve partimiz HDP’nin oy oranının en yüksek olduğu, 7 il ve 22 ilçe merkezinde toplam 65 kez bir günden bir kaç aya kadar uzayabilen sürelerle kesintisiz sokağa çıkma yasakları ilan edilmiştir. Yerli halka önceden haber verilmeksizin ve yemek, barınma ve sağlık dahil temel ihtiyaçlarına ilişkin hiç bir düzenleme yapılmaksızın yürürlüğe konulan bu yasaklara kesintisiz askeri ve polis operasyonları eşlik etmiştir. Operasyonlar boyunca sivil-militan ayrımı yapılmaksızın yerleşim alanları rastgele ve sistematik olarak bombardıman altında tutulmuştur. Sayısız belgeler ortaya koymaktadır ki, kuşatmalar boyunca, özel harekat güçleri, sistematik olarak Kürt ailelerin evlerini işgal edip yıkmışlar, yatak odalarından Sayın Erdoğan’a bağlılık yemini etmişler ve sosyal medyada yaptıkları yıkımın kanıtlarını ve ırkçı nefret mesajları yayınlamışlardır.

BM İşkenceye Karşı Komite’nin 13 Mayıs 2016 tarihli genel gözlem raporunda da vurgulandığı üzere, askeri operasyon bölgelerinde yaygın ve sistematik işkence, yargısız infaz, orantısız öldürücü şiddet, keyfi gözaltı uygulamaları ve mülkiyet hakkına yönelik saldırılar söz konusu olmuştur. Bizim kayıtlarımıza göre, aralarında yerel aktivistler, kadınlar, çocuklar ve yaşlıların da bulunduğu, en az 550 sivil kolluk güçleri tarafından öldürülmüş, 350 bin kişi zorla yerinden edilmiş, bölgenin önde gelen kültürel ve ticari merkezleri olan Sur (Diyarbakır), Cizre, Nusaybin ve Silopi kasabaları ile civardaki yerleşim bölgeleri yerle bir edilmiştir. Gerçekleştirilen insan ve mülkiyet kıyımına ilişkin delillerin sistematik olarak süpürülerek sivillerin girmesine yasaklı bölgelerde gömüldüklerine ilişkin birçok belge mevcuttur. Böylelikle delillerin toplanmasına engel olunmuştur. Çatışma bölgelerinde delilleri araştırmak isteyen birçok insan hakları aktivisti ve gazeteci de saldırıya uğramış, gözaltına alınmıştır.
Erdoğan rejimi operasyon bölgelerinde uluslararası hukukun gerekli gördüğü hiç bir insanı ihtiyacı karşılamadığı gibi, bu amaçla sivillere ulaşmaya çalışan yerel yönetim birimleri ve insani kuruluşların çabalarını da kitlesel gözaltı ve tutuklamalar yoluyla sistematik olarak engellemiştir. Halihazırda, toplam 57 belediye eşbaşkanı ve il genel meclisi üyesi cezaevinde tutulmaktadır. 28 belediye eş-başkanı ve 24 il genel meclisi üyesi ise görevden alınmıştır.

Operasyon bölgelerinde hukuk ve insani sorumluluğun rafa kaldırılmasının en dramatik sonuçları, en az otuz bin insanın yerinden edildiği Cizre’de yaşandı. 79 günlük Cizre kuşatması süresince en az iki yüz sivil insan sığındıkları bodrumlarda katledildi. Cizre belediyesi ile Türk Tabipler Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi önde gelen demokratik kuruluşların kuşatma altında salgın hastalıklar, açlık ve susuzlukla boğuşan halka ulaştırmaya çalıştıkları insanı ve medikal yardımlar askeri kontrol noktalarında şiddet kullanarak engellendi. Benzer prosedürler, iki ayı aşkın bir süredir havadan destekli operasyonlarla abluka altında tutulan Şırnak, Nusaybin ve Yüksekova’da halen yürürlüktedir. Bölgedeki durumu raporlayan insan hakları kuruluşları, bizzat Sayın Erdoğan tarafından vatan hainliği ve terörizmle itham edilmiştir.

Sur ilçesinde ilan edilen “kentsel dönüşüm projesi” ile özel mülkler ve Ermeni ve Süryani kültürel miras alanlarına yönelik “acil kamulaştırma” kararları, keza, diğer kuşatma alanlarında uygulamaya konulan benzer tasarruflar, Erdoğan rejiminin bölgeye yönelik demografik mühendislik stratejisine tanıklık etmektedir. Bu kararlar, yerel halk ya da onların temsilcilerine hiç bir şekilde danışılmaksızın alınmış, halkın seçimle yetki verdiği yerel yönetim otoriteleri bu merkezi hükümet tarafından karar süreçlerinden bilhassa dışlanmışlardır. Bu süreçte zorla yerinden edilenlerin yüz yüze kaldığı insanı krize yönelik hiç bir adım atılmamış, etkilenen nüfus “kronik ihtiyaçlar ve sürekli korku” ile baş başa bırakılmıştır.

Hükûmetin mültecilere yönelik insanı karnesinin Kürt bölgesinde olduğundan daha iyi bir durumda değildir. Erdoğan rejiminin Sünni yanlısı ve Kürt karşıtı müdahaleciliğinin Suriye krizi üzerindeki güçlü etkisine rağmen, sınırlar kapılarının yerinden edilen Suriyelilere açık bırakılmasının önemi yadsınamaz. Ancak, pratik alanda, Suriyeli mültecilerin, özellikle azınlıklar, kadınlar, çocuklar, engelli ve LGBTİ’lerin, korunmasına yönelik uygulamalar son derece vahimdir. Türkiye, uluslararası mülteci hukukunun önemli ilkelerini ulusal mevzuatına içermişse de, pratikte mültecilere yönelik ayrımcılık ve yaygın sömürü pratiklerine karşı önleyici mekanizmalar oldukça sınırlıdır. 

Türkiye’deki çoğu mültecinin kasten aşırı ölçüde kırılgan koşullar altında tutulduğu sır değil. Uluslararası camia, hükümetin, mültecilerin kırılganlıklarını AB’ye karşı nasıl tehditkar bir koz olarak kullandığının farkındadır. Bugün, AB’nin, Erdoğan rejiminin Avrupa’ya mülteci akışını önlemek için yaptığı işbirliği karşılığında sivil Kürtlere yönelik sistematik insan hakları ihlallerine sessiz kaldığı da herkes tarafından bilinmektedir. Mamafih, bu işbirliğinin insanı bilançosunu ödeyen Ege sularında kaybolan mülteci kadınlar ve çocuklardır. 

Pratikte yaşananları irdelediğimizde, Erdoğan rejiminin bu krizden bir başka fırsat daha çıkardığını gözlemliyoruz: AB desteği ile Alevi ilçelerinde inşaatına başlanan mülteci kampları. Bu projeler, yerli Aleviler arasında habitatlarına Sünni militanların yerleştirileceğine dair büyük bir endişe ve tepki yaratmıştır. Hükümet ise, yerel halkla diyaloğa girip endişelerini gidermek yerine, halkın tepkilerine şiddetle ve keyfi gözaltılar ile cevap vermeyi tercih etmektedir. Erdoğan rejiminin son bir kaç yıllık icraatları göz önünde tutulduğunda, bu projelerin Suriye’deki etno-mezhepsel çatışmaları Türkiye’ye taşımaya vesile olması ihtimalinden ciddi olarak endişe duyduğumuzu belirtmek isteriz.


Sayın Genel Sekreter,

İstanbul Zirvesi’ne yönelik olarak hazırladığınız raporda, vizyonunuzun “küresel düzene karşı güvenin restore edilmesi ve çatışma ortamlarında “kronik ihtiyaç ve sürekli korku” içinde arkada bırakılan milyonlara hak ettikleri ve bekledikleri dayanışmayı göstermek olduğunu” belirtiyorsunuz. 

Şu an Türkiye’de milyonlarca Kürt vatandaş ve bir milyonun üzerinde Suriyeli mülteci tam da tarif ettiğiniz bu koşullar altında herhangi bir güvenceden yoksun olarak yaşıyorlar. Türkiye’de her gün sivil Kürtler ve Suriyeli sığınmacılar öldürülüyor. Suriye sınırındaki Kilis kasabasında yaşayan vatandaşlar, AKP’den “insanı yârdim” alan silahlı cihadist grupların roket saldırılarında öldürülüyorlar. 

Halkların Demokratik Partisi olarak, Türkiye’de yürüttüğümüz demokrasi, adalet ve barış mücadelesinde bizlere ilham veren en temel ilke, kendi evimizde evrensel insan hakları ve insanlık onuruna yaraşır yaşam ve varoluş olanaklarını geliştirmektir.

Ekselanslarının İstanbul’da toplayacağı Birinci Dünya İnsanı Zirvesi’nin de en temel ev ödevinin, diğer coğrafyaların yanı sıra, burada, evimizde, yaşanan alarm verici duruma uygun bir pozisyon almak ve bu insanı krizin çözümü için perspektif geliştirmek olduğuna inanıyoruz. Bu ülkenin, temsilcisi olduğumuz halklarının içinde yaşadığı son derece gerçek insanı krizlere karşı tavır almamanız durumunda, yukarıda ayrıntılandırdığımız koşullar altında yaşayanlar, küresel insani gündemin, bir kez daha, jeopolitik ve iktisadi hesaplara feda edildiğine şahitlik etmiş olacaklar; ki bu, insanı rejime yönelik güvensizliklerini, hayal kırıklıklarını, ve bir başına bırakılmışlık hislerini derinleştirecektir.

Son olarak, halklar ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış kadim Suriye, Irak, Türkiye ve Filistin topraklarındaki çapraşık insanı krizlerin, doğrudan devletler arasındaki jeopolitik ve iktisadi hesaplar ve pazarlıkların sonuçları olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yerel ölçekli demokratik özerklik ve hesap verebilirliğin, bu insan-yapımı insanı krizleri önlemek için merkezi bir ehemmiyete sahip olduğunu dikkatinize sunmak isteriz.

Saygılarımızla


Figen Yüksekdağ - Selahattin Demirtaş

Halkların Demokratik Partisi
Eş Genel Başkanları




Etiketler: #hdp , #cizre , #silopi , #sur , #akp , #bm , #nusaybin