Sancar: Ortak bir irade ve mücadele birlikteliği kuramazsak bu suçlular ittifakı daha da azgınlaşacak

Eş Genel Başkanımız Mithat Sancar, haftalık Meclis Grup toplantımızda gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Partimize karşı yürütülen saldırıları, Mehmet Eymür’ün itiraflarını, işçi cinayetlerini ve daha pek çok konuyu değerlendiren Sancar, şunları söyledi: 

Partimizle ilgili kapatma davası siyasi saiklerle açıldı

Kapatma davasıyla ilgili ön savunmamızı Anayasa Mahkemesi'ne sunduk. Savunmamızda bu davanın siyasi saiklerle açıldığının altını çizdik. Bu aslında çok çıplak bir durum. Bunu ayrıca anlatmaya da gerek yok, çünkü hepimizin tanıklığında yaşandı. İktidarın küçük ortağı,  işte ortak mı değil mi bilmiyoruz ama minik bir şey var, bir parti var. O da bir kampanya yürüttü. İktidar da buna sessiz kalarak en azından yolu açtı ve yoğun kampanya sonucu açılan bu dava açıkça siyasi nitelik taşıyor. Bizim bunu uzun uzun anlatmamız gerekmiyor desek de tarihe not düşmemiz lazım. Bizim halkların vicdanına bunu göstermemiz lazım. 

Kapatma davası demokrasi güçlerini sindirme amacı taşıyan bir darbe hamlesidir

İşte ön savunmamız tam da bunu gözler önüne seriyor. Ön savunmamızda taleplerimiz var, argümanlarımız var, gerekçelerimiz var. Çok titiz bir çalışma yürüttü Hukuk Komisyonumuz ve çok değerli hukukçular ile akademisyenler de katkı sundular. Hukuk Komisyonumuzda çalışan bütün arkadaşlarıma ve katkı sunan değerli hukukçulara, akademisyenlere buradan huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Bu davanın sadece HDP'ye yönelik bir operasyon olmadığını, tam tersine Türkiye'de demokrasi güçlerini sindirme amacı taşıyan bir darbe olduğunu vurguluyoruz. 

Ön savunmamız umut ve inancın manifestosudur

Ön savunmamızı o nedenle sadece HDP'yi savunma üzerine kurmadık. Esasen HDP'nin kendini savunmasına da gerek yok. Yaptıklarıyla, fikirleriyle, halkla ilişkileriyle bütün gerçekliği de gözler önündedir. Herkesin görebileceği ve görmesi gereken bir büyük güçtür, bir büyük gerçekliktir. Ama yine de bir metin hazırlamamız gerekiyordu. Buna savunma demeye dilim varmıyor. Biz buna Türkiye'de demokrasi umudunu ve inancını savunma manifestosu veya bu umudu ve inancı, açıklama bildirgesi adını vermeyi belki daha doğru bir terim olarak tercih etmeliyiz. Bu metin Türkiye'de geleceği, demokratik geleceği, barışı, adaleti, savunma deklarasyonudur; bunun nasıl inşa edilmesi gerektiğinin gösteren yol haritamızın devamıdır. O nedenle ön savunma teknik bir isimlendirmedir, esasen geleceği nasıl inşa edeceğimize dair bir kurucu belge niteliği taşımaktadır.

AYM’nin esasa girmeden hemen şimdi kapatma davasını reddetmesini bekliyoruz

Bir kez daha belirtelim; bu dava Türkiye'nin demokratik gelecek inancını, gerçek bir hukuk devleti olma umudunu, adalet özlemini zincire vurma hırsının bir ürünüdür. Anayasa Mahkemesi bu karanlık ve tehlikeli oyunu bozma imkanına sahiptir. Hem hukuksal gerekçelerle hem de vicdani sebeplerle bunu yapacak malzemeye de yeterince sahiptir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin esasa girmeden, bundan sonraki aşamaları işletmeden davayı hemen şimdi bugünden reddetmesini istiyoruz. Ön savunma adını taşıyan bu metinde temel talebimiz budur. Anayasa Mahkemesi bu davayı hemen şimdi derhal reddetmelidir. Anayasa Mahkemesi'nin değerli üyelerinin adil bir yaklaşımla böyle bir karar vermelerini bekliyorum. Her türlü baskıya ve tehdide karşı onurlu ve vicdanlı bir duruş sergileyeceklerine de inanıyorum. Böylece Türkiye'nin demokratik gelecek inancı üzerine örülmeye çalışılan bu karanlık tablo bugünden bozulabilecektir. AYM bu tehlikeli oyunu bugünden bozma imkanına sahiptir.

Türkiye’nin geleceğini karartmaya yönelik oyunu bozabilecek gücümüz var

Elbette biz de mücadelemizi sürdüreceğiz. Elbette hukuken ve siyaseten her alanda bu karanlık oyunu bozmak için çabalarımızı yürütmeye devam edeceğiz. Türkiye'nin geleceğinin ve demokratik temellerde ortak yaşam düzeninin inşasında kullanabilecek gücümüz olduğunu biliyoruz. Bu gücü de yine Türkiye'nin vicdanlı demokrat insanlarının elbirliğiyle hayata geçireceğimize inanıyoruz. 

Eymür’ün itirafları ortada, bütün alanı saran bir suç imparatorluğu oluşturuldu

Geçtiğimiz hafta MİT eski yöneticisi Mehmet Eymür'ün bir röportajı yayınlandı. Söyledikleri yeni değil, daha önce de benzer şeyler söylemişti. "Cinayetlere ilişkin tanıklıklarım ciddiye alınmıyor" diyor. Devletin aleni şekilde insanları nasıl öldürdüğünü, nasıl işkence yaptığını, Gladyo denen kontra birimin nasıl var edildiğini ve çokça MİT mensubunun basın ve medya alanına nasıl yerleştirildiğini örnekleriyle anlatıyor. Kısacası son derece ağır suçlar işlendiğini itiraf ediyor. Evet, itiraf ediyor ama yazdığı raporların, sunduğu belgelerin işleme alınmadığından yakınıyor. Aslında burada önemli bir sorunun karşımıza bir kez daha çıktığını söylemek lazım. Yani mesele itiraflardan ibaret değildir. Benzer itiraflar çok yapıldı. Bu tür belgeler, bilgiler yıllardır ortalıkta dolaşıyor. Son olarak Sedat Peker'in açıklamaları da buna örnektir. Esas mesele bu suçlarla, bu karanlık geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma yapılmamış olmasıdır. Bizim de bu konuda mücadelede eksikliğimiz olduğunu kabul ederiz. Eğer daha kararlı, daha kapsamlı, daha geniş tabanlı bir hesaplaşma bloku oluşturabilseydik bu suçlar bugün tekrar etmeyecekti. Ama bunu beceremediğimiz için daha da beteri oldu. Bugün devlet o gün itiraf edilen suçların çok ötesinde bir yere taşınmıştır ve neredeyse artık bütün alanı saran bir suç imparatorluğu oluşturulmuştur. 

İşkence insanlık suçudur ve bununla mücadele etmeye devam edeceğiz

İşkencenin bir insanlık suçu olduğunda tereddüt yok. Fakat Mehmet Eymür bunun yapılabileceğini, bunun normal olabileceğini söylüyor. Bugünkü iktidar zihniyeti de aynıdır. Eğer o gün o anlayışa karşı etkili bir mücadele yürütülebilseydik bu iktidar bu kadar pervasızca aynı yöntemleri uygulamaya devam edemezdi. "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek" dememizin, yaptıklarımızın bir karşılığı olmalıydı. Daha fazlasını yapmak gerektiğini buradan da görmemiz lazım. Daha fazla çalışmamız gerektiğini, en geniş insan hakları, özgürlük, demokrasi birlikteliğini oluşturma mecburiyetimiz olduğunu bu örnekler bize bir kez daha hatırlatmalıdır. HDP bu konuda kararlıdır ve üzerine düşen sorumluluğu her aşamada yerine getirmeye hazırdır. Yerine getirecektir. HDP bu karanlığı yenecek, insan onurunu savunacak ve yüceltecektir. 

Devletten hukuku çıkararak onu devasa bir çeteye dönüştürmek isteyen bir iktidar var

Çetelerle ve mafyayla iş tutmayı, ilişki içinde olmayı marifet olarak sunan bir iktidar anlayışı var karşımızda. Amaç belli; amaç topluma korku salmak, muhaliflere gözdağı vermek. Hukukun uygulanmasını sağlamakla, gözetmekle görevli bakanlığın başındaki zat, İçişleri Bakanı açıkça hukuksuzluğu teşvik etmekte beis görmüyor. Onunla ilgili iddialara dair bir cevabını henüz görmedik. Sayısız suç isnadı içeren iddialar var. Bunlarla ilgili açıklamalar görmüyoruz. Ama her alanda hukukun çiğnenebileceğine dair mesajlar vermeyi çok kolay yapabiliyor. Devletten hukuku çıkarma arayışının en üst noktasına doğru ilerleyen bir iktidar anlayışı var. Eğer devletten hukuku çıkarırsanız geriye devasa bir çete kalır. Şimdiye kadar çetelerin iktidar eliyle ve iktidarla ilişkiler yoluyla kullanılması söz konusuydu. Şimdi yapılmak istenen bizatihi devletin bir çete haline getirilmesidir. Bu kadar büyük imkanlara, böylesine güçlü silahlı aygıtlara ve bürokratik yapıya sahip bir kuruluşun, bir birimin çeteleşmesinin yaratacağı sonuçları ise tahayyül etmek bile ürkütücüdür. 

Ülkeyi suçlular, hırsızlar ve arsızlar için bir cennet, halk için cehennem haline getirdiler

Devletten hukuku çıkarırsanız geriye büyük bir çete kalır. Bu ise kaba kuvvetin, zorbalığın çıplak tahakkümü demektir. Talanın ve sömürünün dizginlerinden tamamen boşalması demektir. Halkın sürekli daha fazla ezilmesi ve yoksullaşması demektir. Suça ve yolsuzluğa batan iktidarlar, varlıklarını ancak demokrasi ve adaleti tamamen sıfırlayarak sürdürebileceklerine inanırlar. Hep böyle olmuştur. Eğer hukuku ve adaleti bütünüyle ortadan kaldırabilirlerse kendilerince sonsuz bir tahakküm düzeni kurabileceklerini sanıyorlar. Ülkeyi suçlular, hırsızlar ve arsızlar için bir cennet haline getirdiler. Halkın % 99’u için bu durum bir cehennemdir. Çünkü her alanda adaletsizlik, her alanda haksızlık, her alanda zulüm hüküm sürmeye başlıyor. Bu aşımızdan ekmeğimize, aldığımız nefesten söylediğimiz söze kadar uzanıyor. 

Ortak bir irade ve mücadele birlikteliği kuramazsak bu suçlular ittifakı daha da azgınlaşacak 

Devleti çeteleştirme çabasında olan bu güçlere karşı bütün ezilenler, bütün emekçiler, mazlumlar, mağdurlar olarak hep birlikte karşı durma mecburiyetimiz vardır. Aksi takdirde bir avuç oligarkın bu ülkede sözü de nefesi de gasp edeceğini görmemiz lazım. İşlenen suçların üstü örtüldükçe ileride daha beterlerinin işlenebileceğini de akıldan çıkarmamak lazım. Eğer bugün bu suçların hesabını soracak bir irade göstermezsek, eğer bu suç düzeninin işleyişini durduracak bir mücadele ortaklığı sergileyemezsek gelecek daha kötü olabilir. Buna izin vermeyeceğiz. Karamsarlık yaratmak değildir derdim, sadece gerçeklere işaret ediyorum. Biz mücadelemizle umudun kaynağı olmaya devam ediyoruz. Umudun gerçek kaynağı kararlı bir mücadeledir, umut mücadeleden beslenir. HDP mücadelenin ve umudun adresidir. Bu gidişatı durduracağımıza herkes inansın. Biz de bunun her türlü mücadelesini yürüteceğimize bir kez daha buradan söz vermiş olalım. 

Korkmuyoruz, halkın içinde olarak iktidarın çizdiği oyunları boşa çıkaracağız

Bugün gidişattan rahatsız olduğunu söyleyen herkese seslenmek istiyorum: Korkmuyoruz, zira korku ruhları kemirir, bizi biz olmaktan çıkarır. Cesur ve dürüst olalım, zira riyakarlık, kolaycılık ve fırsatçılık sadece çürümüş ruhları kemirmekle kalmaz, ruhları çürütür, bünyeyi de bitirir. Bunu görmemiz lazım. O nedenle fırsatçılığa, kolaycılığa kimse tevessül etmesin. Bu ülkede demokrasi, hukuk devleti, adalet ve barış olmadan mutluluk ve refahın gelmeyeceğini herkes görsün. Bu iktidarın çizdiği oyun sahasının içine kimse girmesin. Asıl oyun sahası halkın çizdiği yerdir. Halkın durduğu yerdir. Halkın içine girelim, iktidarın çizdiği oyun sahasının içine değil. Buradaki korkuyu aşalım, korkuyu yenelim, dürüst ve cesur olalım. Göreceksiniz o zaman bu iktidarın elinde başvurabileceği bir yöntem, kullanabileceği bir manevra kalmayacaktır. Çünkü halk bıkmıştır.

Önemli olan halkın tepkisini ve öfkesini bir gelecek programına dönüştürmektir

Halkın bıkkınlığı, halkın tepkisi elbette önemlidir ama daha önemlisi bu tepkiyi örgütlemektir, bu tepkiyi alternatif bir gelecek programına çevirmektir. Eğer bizler iktidarın oyun sahasını terk edip halkın hayatının içine girersek ve gerçekten halkın sesine kulak verip onlarla büyük bir birlikte yürüyebilirsek, işte o zaman bunu başarmamız muhakkaktır. O nedenle tekrar ediyorum: Korkuya yer yok. Korku zaten bizim alfabemizde yok, dürüst ve cesur olmak mecburiyeti var. Zaten biz siyasetimizi de ilkelerimizi de programımızı da varoluşumuzu da bu ilkeler ve değerler üzerine kurmuş bir partiyiz. Düşmanlaştırma, kutuplaştırma, savaş oyunları mutlaka bu mücadelenin sonunda boşa düşecektir. Barış da demokrasi de adalet de işte korku duvarlarını yıkmış, cesareti ve dürüstlüğü düstur edinmiş geniş demokrasi bloku ile mümkün olacaktır. Bunu başaracağız. Hep birlikte başaracağız. Hiç kimse karamsarlığa kapılmasın, yürüyüşümüz devam ediyor ve bu yürüyüşte sürekli güçleniyoruz. Halkın kulakları gerçek alternatiflerdedir. Gerçek muhalefette ve geleceği gerçekten adalet üzerine kuracak aktörlerdedir. Bu aktörlerin başında da biz geliyoruz.

İş cinayetleri katliama dönüştü, rakamlar korkunç 

Devletin işlediği suçlar sadece Eymür'ün itirafları ve diğerlerinin ifşaatlarından ibaret değil. Bunların yanında işlenmesine göz yumduğu ve işlenmesinin önüne geçmeyerek sorumlu olduğu daha doğrusu, suça ortak olduğu çok çok büyük bir alan var. İş cinayetleri. Türkiye ölümlü iş kazalarında Avrupa'da birinci, dünyada üçüncü sırada. Halkımızın tabiriyle üç kuruş parayı kazanmak ve evine ekmek götürmek isteyen emekçiler adeta kölelik düzeninde çalışmak zorunda kalıyor ve bu düzen yetmiyormuş gibi üstüne bir de iş cinayetlerinde yaşamlarını kaybetmekle karşı karşıya kalıyorlar. İşçi cinayetleri de çeteleşme ve yargısız infaz anlayışının dayandığı iktidar zihniyetinden bağımsız değildir. Bakın rakamlar ne diyor? 2021 yılında yılının ilk 9 ayında 1674 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. Bu kayıtlara geçenler, bir de kayıtsız olanları düşünürseniz rakamın nasıl korkunç boyutlara varacağını görebilirsiniz. Yıllık ölüm sayısı 2500'lere çıkmış durumda. Bir de kayıtsızları hesaba katarsak gerçekten büyük bir katliam var ortada. 

Her yıl neredeyse bir beldenin nüfusu kadar işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor

Yani her yıl neredeyse bir büyük beldenin nüfusu kadar insan iş cinayetlerinde hayatını kaybetmektedir. Bu gerçeğe gözümüzü kapatma gibi bir lüksümüz olamaz. Bunun peşine düşmek zorundayız. Her gün bunların takibini yapmak ve hesabını sormak için mücadeleyi büyütmek zorundayız. Bu bir katliamdır. İş cinayetleri iş kazası değildir, işçi katliamıdır. Burada esas mesele de yine devletin bu vahşi ahbap-çavuş kapitalizminin yarattığı sonuçlardır. Şimdi ayrıntılara girmeyeceğim ama denetimsizlik meselesi zaten birinci faktör olarak karşımıza çıkıyor. Denetimsizlik politik bir tercih olarak uygulanıyor. 

Bu cinayetleri işleyen düzeni değiştirmek, önce işçinin yaşamını savunmak zorundayız

Rastgele  ihmal diye nitelenebilecek bir durumla karşı karşıya değildir. Denetim yapılan firma denetimin parasını kendisi veriyor. Çünkü denetim işleri özelleştirilmiş. Siz denetim uzmanlarını çağırıyorsunuz, parasını veriyorsunuz ve buradan da firmayı haksız çıkarmasını bekliyorsunuz değil mi? Nasıl olacak bu? Bu cinayetleri üreten düzeni değiştirmek zorundayız. İş cinayetlerinin % 90’nı işte bu sistemin yarattığı denetimsizliğin bir üründür. Bu düzen mutlaka değişmeli. İşçinin, emekçinin hakkını savunduğumuz gibi ondan önce yaşamını savunmak zorundayız. Elbette adil ücret talebimiz olacak. Sendikal hakları bütün evrensel boyutlarıyla tanımak için mücadelemizi sürdüreceğiz. Ancak iş cinayetlerine karşı kayıtsız kalmak, bu cinayetlerin sürmesinde maalesef sorumluluğa ortak olmak anlamına gelecektir. Değerli emekçiler, bu düzen emeğinizi sömürmekle kalmıyor, ekmeğinizi gasp etmekle kalmıyor, aynı zamanda hayatınızı hiçe sayıyor. İşte o nedenle gelin hep birlikte bu iktidarı besleyen düzene karşı mücadeleyi ortak yürütelim ve yeni bir yaşamı, adil demokratik bir geleceği hep birlikte kuralım. Buna gücümüz var inanalım. Göreceksiniz sonucunu da mutlaka alacağız.

Cezaevlerindeki ihlaller ve işkenceler faşizmin çıplak yüzünü gösteriyor

Bir diğer ağır sorun ağı cezaevlerindeki hak ihlalleri ve işkencelerdir. Bunlar da dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. O kadar örnek var ki son günlerde basına daha fazla yansır oldu. Bütün engellemelere rağmen, bunların kamuoyuna yansımasını önleme çabalarına rağmen her gün yeni bir bilgi geliyor. Bu hak ihlalleri belki de faşizmin çıplak yüzünün en iyi görüleceği alandır. Eğer faşizmin gerçek yüzünü görmek istiyorsanız, cezaevinde uyguladığı düzene bakacaksınız önce. İşte 12 Eylül darbesinin yaptıkları ortada. Cezaevlerine baktığınızda o düzen kendini orada inşa etti. 82 Anayasası denen ucubeyi, sonraki neoliberal, dizginsiz soygun düzenini tam da cezaevlerinde pişirdi ve sonra bu ülkenin her tarafına yaydı. O nedenle cezaevlerindeki hak ihlallerine, işkencelere karşı duyarlılığı artırmak zorundayız. Tekrar sesleniyorum herkese; cezaevlerinde pişen düzenin Türkiye'nin tamamına faşizmi daha da ağır bir şekilde kurumsallaştırarak yerleştirme provaları olduğunu unutmayın. Geçmişi bu gözle bir kez daha tarayın, inceleyin; göreceksiniz.

OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu 20 Temmuz’da başlayan darbe sürecini meşrulaştırmak için kuruldu

Bir diğer adaletsizlik alanı değerli arkadaşlarım akademide yaşanıyor. Bilindiği üzere 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 705 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu adında ucube bir kurum oluştu. Bu komisyon Aralık 2017’den bu yana OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleri ile ilgili 126 bin 758 hak ihlali başvurusundan 118 bin 410’u hakkında karar verdi. Bu 118 bin içerisinden 15 bin 50 başvuru kabul edilmiş ve ihraç edilenler işe geri alınmış. Bu komisyon geçtiğimiz günlerde Barış Akademisyenlerinin başvurularına ilişkin 4 yıl sonra ilk kararını verdi. Bu kararlar ile 16 akademisyenin işlerine geri dönmek için yaptıkları başvuruyu reddetti. Aslında başka ne beklenir diyeceksiniz. Çünkü bu düzeni kuran ile bu komisyonu kuran aynı irade; bu ihlalleri yapan irade aynı zamanda kendi ihlallerini incelemek için komisyon kurmuş. Aslında bir tür darbe komisyonu ve 20 Temmuz'da başlayan darbe, yeni darbe sürecinin meşrulaştırılması için uluslararası hukuk yollarını işletmemek için kuruldu. 

Barış Akademisyenleri onurumuzdur, mücadeleleri mücadelemizdir

Dolayısıyla kendisine verilen görevi yapıyor. Ama kendisine verilen görevi yerine getirmesine karşı sessiz kalma imkanımız elbette yok. 16 Barış Akademisyenine işlerinize dönemeyeceksiniz demiş. Yani sivil ölüme devam karar vermiş. Üstelik bu kararları da 2019 yılında Anayasa Mahkemesinin “barış bildirisi ifade özgürlüğü kapsamındadır” şeklindeki kararı varken vermiş. Yani Anayasa Mahkemesi diyor ki barış bildirisi ifade özgürlüğüdür. Şimdi hangi gerekçeyle siz bu akademisyenlerin ihraç durumunu devam ettireceksiniz, neden başvurularını kabul etmiyorsunuz? Yani bu komisyon Anayasa Mahkemesi kararlarını da tanımıyor. Aslında pek çok konuda da rastladığımız bir durumdur bu. Yargı artık iktidarın bir aygıtı olarak işletiliyor. Yargı topluma korku salma, muhalifleri süründürme aracı haline getirildi. Aralarında benim çok sayıda öğrencim ve meslektaşımın da bulunduğu Barış Akademisyenlerinin uğradığı bu haksızlığı açıkça kanıyoruz. Tekrar ve tekrar söylüyoruz; Barış Akademisyenleri onurumuzdur ve mücadeleleri mücadelemizdir. Tüm adaletsizlikler ve hukuksuzlar karşısında dik duruşlarını bir kez daha huzurlarınızda selamlıyorum. O gün "bu suça ortak olmayacağız" diyenler bugün nasıl haklı olduklarını bir kez daha ortaya koymuş oldular. Şimdi Barış Akademisyenlerinin o günkü haykırışını toplumun bütün vicdanlı, demokrat, adaletten yana insanları yapmalıdır. OHAL'e karşı duruş şudur: Bu suça ortak olmayacağız. Bu düzenin yarattığı suç bataklığına girmeyi reddedeceğiz. O bataklığı mutlaka kurutacağız! 

Kürdistan demek suç değil 

Biliyorsunuz Akademi'de de hukuksuzluklar devam ediyor. Fırat Üniversitesi'nde Hifzullah Kutum isimli genç bir akademisyen "Şoreşa Îlonê li hemû kurdan pîroz be, bijî Kurdistan/ Eylül devrimi tüm Kürtlere kutlu olsun, yaşasın Kürdistan” diye bir tweet attığı için önce açığa alındı. “Terör propagandası yapmak suretiyle üniversitemizde ve şehrimizde infial yaratma” şeklinde bir gerekçeyle disiplin soruşturması başlatıldı hakkında. Şimdi bunu neresinden tutacaksınız, böyle bir gerekçe ile tutuklama kararı veriliyor. Oysa Kürdistan kavramının bu ülkede suç olmadığı biliniyor. Ta cumhuriyetin, devletin kuruluş yıllarına gitmeye gerek yok. Sadece iki aktüel örnek yeterlidir. Bunlardan biri 2013'te Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma. İlk meclis zabıtlarında Kürdistan ifadesinin olduğunu belirtiyor. Kürdistan ifadesine karşı çıkan MHP ve CHP eleştiriyor. Erdoğan ne diyor, “Kürdistan kelimesini o meclis zabıtlarında görecekler” diyor. AKP grubu acayip bir şekilde alkışlıyor. Daha sonra başka bir konuşmasında, “Korkuyla büyük devlet olunmaz. Kelimelerden kavramlardan korkanlar, kendi icat ettiği tabulardan kendi imal ettiği kabuslardan korkanlar büyük devlet inşa edemezler. Küçük düşünerek büyük işler yapılamaz” diyor. Bunu söyleyen şimdinin cumhurbaşkanını o zaman kendi basını da kendi yandaşları da acayip alkışlıyorlardı. Çok değil daha iki sene önce, iki buçuk sene önce yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım, Diyarbakır ziyaretinde hemen hemen aynı sözleri tekrar ediyor. Bir de geçen gün Batman'daki toplantıyı biliyorsunuz. Şimdi bu arada Batman’da Batmanê Batmanê türküsü söylenirken Erdoğan alkışlıyor ve o şarkıda neler geçtiğini bir kez daha dinlesinler bakalım. Batmanê’den sonra ne geliyor onu da söylüyorlar. Tabii oradaki sanatçılar onu da alkışlıyor ve bunlara hiçbir söz yok. 

Hani inkar bitmişti, hani yargı adaleti işliyordu!

Ama bir akademisyen bu sözü kullandı diye lince maruz kalıyor, görevinden alınıyor ve tutuklanıyor. Hani inkar bitmişti, hani yargı adaleti işliyordu! Bunların hepsinin palavra olduğunu da biliyoruz. İşte biz bu alanlara karşı hakikati savunmak için varız. Yalanlar hayatımıza hakim oldukça inanın gururumuz da onurumuz da ayaklar altına alınacaktır. Onurlu bir yaşam, gururlu bir duruş, hakikatleri her ne pahasına olursa olsun savunmaktan geçer. Biz de bunu yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Şimdi bir acayip soruşturma da Orhan Pamuk'a açıldı. Ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar demeyeceğim, aslında yapmak istedikleri şey bu ülkede adaleti ve demokrasi sıfırlamaktır. Çünkü başka türlü ayakta kalmaları mümkün değil. İktidarın küçük ortağının bugünkü grup toplantısını dinleyin. Hepsi birbirini kopya çekiyor zaten dinlemenize gerek yok. Herhangi birini açın, dinleyin baştan sona nefret, baştan sona kışkırtma, baştan sona hakaret. Bunlara herhangi bir şey yok. Yargıda bunun dışında her gün, silahlarla işte katliam tehditleriyle paylaşımlar yapıyor bütün bunlar ifade özgürlüğü mahkemelere göre. Ama siz bir roman yazıyorsunuz, bu romanda kullandığınız cümleler dolayısıyla "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten" soruşturmaya maruz kalıyorsunuz. 

Katliam çağrısı yapanlar için “ifade özgürlüğü” diyen mahkemeler yazarlara dava açıyor

Şimdi Orhan Pamuk'un Nobel ödülü olması o kadar da önemli bir mesele değil. Herhangi bir yazarın buna maruz kalmaması gerekiyor. Buradaki vurgu Nobel ödülüne değil. Buradaki vurgu her yazarın ve her bireyin ifade özgürlüğünü savunmasına yönelik olmalıdır. Ama elbette yüzlerce, binlerce örnek içinde bir örnek öne çıkıyor. Burada da şüphesiz başarılı olmuş olmanın, Nobel ödülü almış olmasının  payı vardır. Şimdi böyle bir dava, üstelik Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret diyor. Burada aydınların, yazarların çok daha güçlü bir duruş sergilemelerini beklerdik. Bir tanesine buradan partim adına bir selam yollamak istiyorum. Fazıl Say çok açık bir şekilde tavır koydu, net bir duruş sergiledi. Bunu bütün sanatçılardan, yazarlardan, aydınlardan bekliyoruz. Susmayın sustukça sıra size gelecek. Hiçbir slogan masa başında yazılmamıştır, hepsi hayatın içinden çıkmıştır. İşte biz de diyoruz ki susmayacağız ve sıranın başkalarına gelmesine izin vermeyeceğiz. Ama bunun için de hep birlikte yürüme çağrımızı yineleyeceğiz. 

% 99 sürekli yoksullaşırken % 1 sürekli zenginleşiyor

Pek çok konu var ama daha fazla uzatma niyetinde değilim, sadece birkaç veriyi başka bir alandan aktarayım. Tabii ekonomi yangın yeri, marketlere gidenler zaten biliyor, pazara çarşıya uğrayanlar biliyor. Bizler bütün çalışanlarımızla, yöneticilerimizle, vekillerimizle her gün halkın içindeyiz. Bu yangını bizzat yerinde görüyoruz. Ülkenin % 99'u yoksullaşıyor. Diğer tarafta da % 1'in sürekli daha fazla zenginleşmesi vardır. Böyle bir düzen yürüyemez, yürümemelidir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı güya hani bununla mücadele ediyor diye rakamlar yayınlamış. Son bir yılda devlet yardımlarına muhtaç hale gelen aile sayısı ikiye katlanarak 3.3 milyondan 6.6 milyona çıkmış. Bunun adı yoksulluğun katlanmasıdır, açlığın katlanmasıdır. Biz diyoruz ki; sosyal yardım değil sosyal hak, lütuf değil, sosyal adalet. Ancak bunlarla yoksulluğu da açlığı da talanı da sömürüyü de önleyebiliriz. 

10 adımda bazı temel sorunları nasıl çözeceğiz

Bugün bütçe görüşmeleri devam ediyor. Bazı temel sorunları 10 adımda nasıl çözebileceğimizi çok kısa başlıkla anlatayım. Biz asgari ücret vergiden muaf net 5000 TL yapılmalı diyoruz. En düşük emekli maaşı 4000 TL olsun diyoruz. Küçük esnafa 50.000 TL hibe desteği sunmalı diyoruz. EYT’lilerin sorunları çözülsün. Çocuk Bakanlığı kurulsun ve kamu bütçesinden devasa hale gelmiş çocuk sorunlarını çözelim diyoruz. Kamu bütçesinden çözelim kaynakları oradan alalım. Kamuda engelli istihdamı kotası en az % 10’a yükselsin. Çiftçinin borçlarının ilk etapta 50.000 TL'ye kadar olanı hemen silinsin. 3600 ek gösterge hakkı hemen sağlasın. 200.000 öğretmenin ataması hemen yapılsın. KHK’lerle işinden edilen kamu emekçileri işlerine derhal iade edilsin. Nerede kaynak? Çok kolay. Biri demokrasiye dönüş, biri hukuk. Savaşa ayrılan kaynakları kesmek. Savaş tezkeresine ana muhalefetin hayır demesini sindirememelerinin nedeni bu. Oradan oyunu kurmaya çalışmalarının nedeni bu. Tuzaklar, hamaset üzerinden kuruluyor, tuzaklar kan üzerinden kuruluyor. Bu tuzağa kimsenin düşmeyeceği zamanlardayız artık. Çünkü halkın gerçekliği bizi -siyasi partileri kastetmiyorum- bütün demokrasi güçlerini bir araya gelmeye mecbur edecektir. Ve savaş politikalarına karşı mücadele büyüyecektir. Büyük Barış Hareketi bunun üzerine inşa edilecektir, edilmelidir. Öte yandan demokrasi de adalet de bunlarla beraber mutlaka gelecektir. 

Kazanacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın

Biz 27 Eylül'de açıkladık deklarasyonumuzu. Bu deklarasyonumuzun yol haritasını her bir adımda yine halklarımızla buluşarak somutlaştırmaya çalışıyoruz. Bunun etrafında büyük bir mücadele ortaklığı örmek için elimizden gelen her türlü çabayı harcıyoruz. Bu çabayı harcamaya devam edeceğiz. Burada kimsenin üzümün çöpü armudun sapı deme hakkı yok. HDP nasıl her alanda demokrasiyi ve adaleti savunuyorsa, demokrasi blokunda da bir araya gelmeyi tam bunun üzerine inşa edecektir. İç işleyişi de bunun üzerine inşa etmek için her türlü fedakarlığa değil her türlü emek sarf etmeye hazırdır. Biz buna fedakarlık demiyoruz. Biz bunu Türkiye halklarının barış, demokrasi, özgürlük, adalet mücadelesinin bize yüklediği bir görev olarak görüyoruz. Gücümüzü de halklar arasına nefret tohumu ekmek isteyen yüz yıllık siyasete karşı eşit ortak yaşam, onurlu bir gelecek ve demokratik bir düzen özleminden alıyoruz. Haklarımızın bu özleminin her gün daha da güçlendiğini ve açığa vurduğunu görüyoruz. Bu güçle kazanacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Yolumuz açıktır. Hak yardımcımız, Hızır yoldaşımızdır.

9 Kasım 2021